Silikon Vadisi’nde bir girişimci olmak, bir müzenin iletişimini yürütmek ya da bir “think-tank”i (düşünce kuruluşu) desteklemenin kendimize karşı dürüst olmak, hatta kendimizi sevmek için esas olduğuna inanıyorsak, otel odalarını ya da büyük mağazaların depo raflarını temizleyenlerin hayatlarına ya da hayallerine dair ne düşünüyoruz? Cevap: Hiçbir şey.
“Sevdiğin işi yap” kültürünün bir diğer yıkıcı sonucu da kadın emeğini az maaşla ya da hiç ödeme yapmadan elde etme çabasındaki acımasızlık. Kadınlar düşük ücretli ya da ödeme almaksızın dahil olunan işgücünün çoğunluğunu oluşturuyor, bakıcı, misafir hoca, ücretsiz çalışan stajyerler olarak erkeklere sayıca üstünler. Lise diploması ya da doktorayla başvurulsa da bütün bu işlerin ortak noktası, onları yapmak için öncelikli motivasyonun ücret olmaması gerektiği inancı. Kadınlar çalışmalı çünkü onlar doğal birer yetiştirici ve her zaman memnun etmeye hevesli, ne de olsa hatırlanamayacak kadar eski bir zamandan bu yana karşılığında maaş almaksızın çocuk bakımı, yaşlı bakımı ve ev işi yapıyorlar. Zaten para konuşmak da bir hanıma yakışmaz.
Sevdiğin işi yaparsan, bir gün bile çalışmış sayılmazsın! Bu vaadin sarhoş edici sıcaklığına yenik düşmeden önce şunu sormak önemli: İşi iş değilmiş gibi göstermek tam olarak kimin işine yarıyor? İşçiler aslında çalışırken neden çalışmıyormuş gibi hissetmek zorunda? Tarihçi Mario Liverani bize ideolojinin, sömürünün sömürülenin lehine, dezavantajlının avantajına olduğunu sunma işlevine sahip olduğunu hatırlatıyor.
Emeğin sömürülme mekanizmalarını ne denli körüklediğini gizleyen “sevdiğin işi yap” kültürü, aslında kapitalizmin en kusursuz aracı. Başkalarının emeğini bir kenara atıyor ve kendi emeğimize karşı körleşmemize yol açıyor. İşimizi gerçekten de bir iş olarak kabul edersek ona birtakım sınırlamalar getireceğimiz, makul bir ücret ve hem ailemiz hem de kendimiz için zaman yaratabileceğimiz insani çalışma saatleri talep edeceğimiz gerçeğini gizliyor.
https://vesaire.org/ask-namina-sevdigin-isi-yap-kulturu-ve-zararlari/